Bir Odaya Değil, Bir Cümleye Sığındım


Geçti yanımdan çokça yüz,
her biri bir masalın kırık aynasıydı.
Sevdim mi, unuttum mu,
yoksa sadece sustum mu
bilmiyorum artık.

Ben, kendime yazılmış bir mektubum.
Ne alıcısı belli,
ne de son cümlesi...

İlham sandığım yüzler
birer gölgeden ibaretti belki de.
Kahraman oldular satırlarda,
ama hiçbirinde soluklanamadım.

Bir yerde eksik kalan neydi?
Ben mi fazlaydım,
yoksa onlar mı eksik?

Bir yürek tamamlandığında,
diğeri neden kendini yitirmeli?
Aşk geldiğinde
neden içimdeki ses susmalı?

Ben,
bir kadınım.
Güçlü, özgür, tutkulu.
Bağlandığımda yanarım,
kısıtlandığımda boğulurum.
İki hâli de göze alırım.

Bugünü yaşarım.
Ne dünde takılıyım
ne yarına borçluyum kendimi.

Ben,
bir odaya değil,
bir kelimeye sığınırım.
Ve orada
yalnızlığımla konuşur,
özgürlüğümle susarım.

Yazmak,
bir sevgiliden daha sadıktır bana.
Ve bazen,
bütün bu yaşananlar,
sadece bir cümle kurabilmek içindir.

Arooj Aftab – Last Night

Woolf’a Saygılarla..

Sessiz Kıyı

İki arada, bir boşlukta salınırım,
Ne buradayım tam, ne de orada.
Bilmekle bilmemek arasında sıkışmış,
Bir gölgeyim, kendi izinde kaybolan.

Kararsızlık sarar her yanımı,
Gitmek ağır gelir, kalmak yara.
Zamanla yarışırım,
Ne geçmişle barışırım, ne geleceğe varırım.

Aklım durmaz, hep konuşur içimde,
Sorgular, yargılar, sürükler beni.
Gözlerim kaçırır hakikati,
Ruhum sessizce uzaklaşır herkesten.

Ama kalbim...
Sadece onda susar fırtınam.
Tüm gürültünün içinde sessiz bir kıyı,
Kaçsam da durmadan,
Bir yanım hep orada soluklanır.

Neredeyim ben?
Bu bilinmezlikte yolum nerede?
Belki de ben,
Kendi içimde bir yolcuyum sadece.

Her Günün Değerini Bil: Hikayemiz ve Yola Çıkışımız

 

Blogumuzun adı olan “Her Günün Değerini Bil”, köklerini Titanic filmindeki Rose ve Jack’in unutulmaz hikayesinden alır. Bu hikaye, hayatın ne kadar kırılgan ve kısa olduğunu, ancak aynı zamanda her anın ne denli değerli olduğunu güçlü bir biçimde yansıtır.

Rose, yaşamın ağır sorumlulukları ve toplumun katı beklentileri arasında sıkışmış, umutsuzluğa kapılmış bir karakterdir. Jack ise özgürlüğün, anı yaşama cesaretinin ve hayata tutkuyla bağlanmanın simgesidir. Jack’in Rose’a verdiği küçük kağıtta yazan “Her günün değerini bil” mesajı, yalnızca bir öğüt değil, hayatı dolu dolu yaşama çağrısıdır.

Rose, o ana kadar gerçek anlamda yaşamamış, hayattan kopuk, adeta ölümü bekler gibidir. Jack ise ona korkularını bırakıp hayatı kucaklamanın kapılarını aralar. O gece birlikte eğlenmeleri, özgürce dans etmeleri ve gülmeleri, Rose’un yeniden doğuşu gibidir. İşte “Her günün değerini bil” demek, o anı, o tutkuyu ve özgürlüğü hissetmek, yaşamın kıymetini anlamaktır.

Zaman hızlı akar ve kimseyi beklemez. Ancak Jack ve Rose’un o gece paylaştığı an gibi, biz de elimizdeki her günü bir hazine olarak görmeli, içindeki anlamı ve güzelliği keşfetmeliyiz.

Ve şimdi, size tekrar hoş geldiniz diyoruz.

Üzerimizden epey zaman geçmesine rağmen, eksilmeden; aksine yeni konularla zenginleşerek tekrar dile ilham vermeye geldik. Bu geçen zamanı bir yenilik olarak görmek mümkün. Yazar arkadaşımla birlikte bu yolculuğa devam edeceğiz. Yazılarımızda farklı temalar ve konular yer alacak. Ancak alıştığınız gece, zaman ve güneş gibi temel tutumlarımızda değişiklik olmayacak. Ayrıca daha güncel konular ve kültürel etkinliklerle paylaşımlarımızı sürdüreceğiz.

Bu süreçte en çok içimizde gıpta uyandıran siz değerli blog sakinleri ve sevgili takipçilerimiz oldunuz. Yazılarınızı ve yorumlarınızı sabırsızlıkla bekliyor olacağız. İlk yazımızda “merhaba” diyerek başlamak istedik. MERHABA!

Geride kalan zamanı ve önümüzdeki anları değerli kılmaya, her saniyeyi göz açıp kapayıncaya kadar geçen anın kıymetini bilmeye, dolu dolu mutluluğu tercih etmeye geldik. Tekrar hoş geldiniz.

"Zamanın saati geldi mi beklemez; sen ona doğru koşacaksın. Anı yakalamak senin elinde çünkü."
— A. Soylu

Tamamlanmış Bir Bekleyişin Hikâyesi


Bazı kelimeler,
ancak suskun harflerin arasına gizlenir.
Ve bazı cümleler,
yalnızca cesaretle söylenir.

“Beklenen gelirse,
bekleyen beklediğine değmeli.”
Çünkü senin bekleyişin,
zamanın önüne serilmiş bir dua gibi—
Ömrünü ikiye bölüp
yarısını başkasına bırakmak gibi.
Kendini gözünü kırpmadan
bir başkasına teslim etmek gibi…

Sevmek mi?
Bir insanı olduğu gibi kabullenmek mi?
Yoksa onda
kendinden bir şeyler bulmak mı?
Senin sabrında
benim en çaresiz yanım saklı,
Senin bekleyişinde
benim hiç bilmediğim bir sadakat var.

Bazı insanlar
sevdiklerini korumak için uzak durur.
Belki de bazıları
sevmek için yaratılmıştır,
Bazıları ise
sadece beklemek için.

Ama ben bilirim:
Bir insanı sevmekle başlar her şey.
Senin sevgin,
beni tamamlamaz
eksiklerimi çoğaltır sadece.
Çünkü sen,
tamamlanmış bir bekleyişsin.

Kışın son ayı gibi,
Baharın ilk umudu…
Bitti sanılanın
yeniden doğduğu tarih gibi.

“Öyle günler vardır ki,
insan bir ömür bekler
ve o günler yaşanmadan ölmez.”
Kim bilir,
belki de bazı şeyler
en çok yorulduğumuz yerde başlar.

Buradayım.
Hep buradaydım.
Ama şimdi…
belki biraz daha yakın.
Çünkü bilirim:
Beklemek güzeldir
ve eğer bir şey bekleniyorsa,
gelmesi mukadderdir.

Bir Kapı Aralandı


Bir kapı aralandı,
Ardında ne var bilmeden,
Hiçbir öngörü olmadan…
Sonsuzlukla aralandı.

Gerçeklerden çok uzak,
Adeta ilahi bir güçle bürünmüş,
Bir sessizliğin içinden geçti.

Bir kapı aralandı,
Hisset yağmuru,
Kapının ardındaki fırtınayı gör.
Ses değil, sızı girdi içeri.

Melodiyle gelen bir hatıra,
Teşekkür gibi suskun,
Acı gibi isteyerek...

Sessizlikle gelen bir şarkıydı bu,
Söylenmeyen cümlelerin içinden akan.
Benim kalbimden geçen,
Senin geceni saran bir yangın gibi.

Gün doğana dek döndü notalarda,
Dile gelmeyen bir teşekkür gibi—
Ne sustu, ne bağırdı,
Sadece aktı
İçimizden biri fark etmeden...

Kalabalık Bakışlar Arasında

 

Bir gün dedim ki kendime:
“Bitti sandığın yer, aslında başlar kendinden.”
Düştüğüm anlarda bile inandım,
Bir yerlerde bir ışık yanar, geç de olsa… içten gelen.

Gözümde yaş, içimde kırık dökük kelimeler,
Ama dilimde suskunluktan kurduğum dualar vardı.
Bir tek ben bildim beklemenin ne demek olduğunu,
Çünkü umut, yüksek sesle söylendiğinde kolayca kırılırdı.

Sustum…
Anlatsam yüreğim sığmazdı cümlelere.
Sakladım; çünkü bazı hayaller,
Kalabalık bakışlar, büyüyen şeyleri ezerdi.

Bir zamanlar adımla anılan bir düzen vardı,
Her taş yerli yerinde, kurallar başkalarının kaleminden çıkmıştı.
Ben o düzenin dışına çıktım,
Alışıldık isimlerin geçmediği başka haritalara yöneldim.

Ne ardımda tanıdık bir imza vardı,
Ne de önüme serilen hazır cümleler.
Sadece ben vardım,
Ve inancım, zamanı geldiğinde konuşan bir iç ses gibi.

Yoruldum evet…
Ama bu yorgunluk bir vazgeçiş değil,
Bir yeniden doğuştu aslında.
Durmak, pes etmek değilmiş meğer,
Bazen sadece kendini duymaya izin vermekmiş hayatta.

Artık başlıyorum,
Sakince, sindire sindire,
Ve bilerek:
Hayat, hızlı koşanı değil;
Yavaşça, kendi ritminde yürüyeni sever.

Bugün, kendime verdiğim sözü tutuyorum:
Yorulsam da durmam,
Dursam da vazgeçmem.
Ve ne olursa olsun,
Kendimden geri dönmem.

Hayatın Ortasında Bir Mola


Hayat bir mücadele.
Ve bu mücadelede çoğu zaman durmayı bilmezsek, hayat bizi bir şekilde durdurur.
Hem de en beklenmedik anda, en zor yoldan...
Konfor alanımızdan çekip alarak.

Zannediyoruz ki hep daha fazlasını yaparsak kazanacağız.
Daha çok çalışmak, daha çok koşturmak, hep ayakta kalmak...
Ama unuttuğumuz bir şey var: Bedenin de, ruhun da bir sınırı var.

Yeterince yorulmadık mı?
Yeterince nefes almadan çabalamadık mı?
Bu yorgunluğa bir dur demenin zamanı gelmedi mi?

Durmak, vazgeçmek değildir.
Aksine; bazen durmak, daha güçlü bir dönüşün ilk adımıdır.
Mücadele hep orada olacak.
Ama sen dinlenmiş, toparlanmış ve yenilenmiş olarak geri döndüğünde,
işte o zaman gerçekten kazanmaya başlarsın.

Kendine iyi bakmayı erteleyen herkese…
Bazen güçlü olmak, durmayı bilmektir.

Sandalye Aynı, Oturan Başka