Ayazın Tam Ortasında



Ben hep kışım,

Elim ayağım hep buz gibi.

Avuçlarımda tutamadığım bir sıcaklık,

Tenimde dolaşan ince bir ayaz.


Ben hep kışım.

Kendi duvarlarımda yaşıyorum.

Tuğlalarını suskunlukla ördüğüm,

Pencerelerini içeriye kapattığım duvarlarda.

Rüzgâr içeri sızmasın diye değil,

İçimdeki rüzgâr dışarı taşmasın diye.


Ben hep kışım.

Güvensizlikten yalnızlığa mahkûm.

Kalabalıkların ortasında bile

Omuzlarıma çöken bir serinlik var.

Kimse görmüyor,

Ama ben üşüyorum.


Ben hep kışım.

Boğazımda düğümlenen kelimelerim var.

Söylenirse kıracak,

Söylenmese içimi kesecek cümleler.

Her yutkunuşta biraz daha sertleşen,

Biraz daha ağırlaşan.


Ben hep kışım.

Korkudan değil yalnız,

Fazla hissetmekten titreyen.

Bir bakışın yükünü omuzlarında taşıyan,

Bir suskunluğun içinde kaybolan.


Ben hep kışım.

Yazı, baharı es geçen.

Çiçek açmaya niyetlenip

Son anda vazgeçen dallar gibiyim.

Tomurcuğa durmuşken donan,

Açmaya cesaret edemeyen.


Bahar gibiyim belki,

Ama üstüme çöken ayazdan başını kaldıramayan.

Toprağın altında kıpırdayan,

Yüzeye varamayan.

Güneşe dönmeye niyetli,

Ama gölgesinden çıkamayan.


Ben hep kışım.

Kar çok yağmasa da içimde tipiye dönen.

Ayazı kapının önünde değil,

Göğsümün tam ortasında taşıyan.

Gitmeyen,

Çözülmeyen,

İnatla kalan.


Ben hep kışım.

Güneş çıksa da ısınmayan.

Toprak yumuşasa da içi sert kalan.

Sesler çoğalsa da

İçinde yankıdan başka bir şey bulamayan.


Ne tam gece, ne tam gündüz.

Işığın da karanlığın da yarım kaldığı bir saat.

Ne tam kış, ne tam bahar.

Toprağın çözülmeye niyet edip

Yine de sert kaldığı o aralık.

Bir eşikteyim.

Adım atmadan duran,

Geri dönmeden bekleyen.

Ne ilerideyim ne geride.

Sadece ayazın tam ortasında.


Ben hep kışım.

Çünkü içimde çözülmeyen bir soğuk var.

Çünkü bazen insan

En çok kendi içinde donar.

Ve en sert rüzgâr

Dışarıdan değil,

İçeriden eser.


Bazı soğuklar mevsimden değil, insanın içinden gelir.

                                                Arzu Soylu


Tarkan- Kış Güneşi


Köşe yazım

 

İyilerin Taşıdığı Dünya


Bu kocaman dünyada iyi kalabilenler…

Siz, farkında olmadan en ağır talihin içinde doğanlarsınız.

Çünkü en çok sizi kırarlar;

camdan yapılmış bir sesi taşla susturur gibi,

en çok sizin sessizliğinizi kanatırlar,

en çok sizin inancınızı aldatırlar.


Kötüye gram bir şey olmazken,

sen, melek yüzlü insan,

karıncayı dahi incitmeye eli varmayan,

kalbini bir ev gibi açık bırakan,

kapısını kilitlemeyi ayıp sanan sen…

Unutma.

Bu dünyada en çok

ışığı olanlar taşlanır.


Seni bir anda değil,

uzun uzun parçalarlar.

Bir bakışla,

bir sözle,

bir kahkahayı yarıda bırakan o küçük susuşlarla.

Sanki içinden ip çekilir gibi,

sanki ruhunun dikişleri tek tek sökülür.

Her parça bir güvenden düşer,

her parça bir umudu kanatır.


Bir arkadaşım demişti:

“Emin ol, bu dünya kötülerin gürültüsüyle değil,

duygusal, iyi kalpli insanların hürmetine ayakta duruyor.”


Görünmeyen bir omurga gibi,

kimse fark etmeden taşıyorlar her şeyi.

Bir özürle,

bir sabırla,

bir affedişle,

bir susuşla.

Bu dünya

kötülerin iyilere uyguladığı sessiz işkenceyle dönüyor belki,

ama çökmediyse hâlâ,

bu iyilerin yükü sırtlanmasındandır.


Bir sahne gibi bu dünya:

Herkes yüzünde bir maske,

ışıklar kötülere ayarlı.

Perde arkasında vicdansızlık çalışır,

ön sırada masumiyet ezilir.

Ve filtreden geçmeyen tek şey,

içine çekilen hayallerin tozudur.


Ve bil ki;

senin umut dolu hayatından rahatsız olurlar.

O miniminnak çocuk enerjin,

bir odanın içini aydınlatan kahkahan,

gözlerinden sızan yaşama hevesi

onların karanlığına batıyor.

Hasetlenirler.

Çekemezler.


Onların dünyasında

umut fazla,

neşe ayıp,

mutluluk ise mutlaka sorgulanması gereken bir suçtur.

Sen güzel olsan da,

melek yüzlü olsan da,

onların terazisinde asla dengede durmazsın.

Mutlaka bir kusurun vardır.


Bir ortamda uyumsuzsun,

bir cümlede fazlasın,

bir kalabalıkta eksiksin.

Sanki yanlış yerde çalan bir müzik gibisin;

herkes susmanı ister

ama kimse melodiyi dinlemez.

Ve bunu söylerken

zerre vicdanları sızlamaz.


Alay konusu olmaktan kaçamayan sen iyi insan,

inceliğinle vurulan,

narinliğinle küçültülen sen…

Bu çağda iyilik,

sürekli törpülenen bir cam parçasıdır;

keser,

kanatır,

ama yine de şeffaftır.


Ve hayır,

bundan tamamen kurtulamazsın.

Çünkü bu dünya seni değiştirmek için değil,

bitirmek için dener.


Ama belki de asıl sınav budur:

Kırıldıkça sertleşmemek,

acıdıkça zalimleşmemek,

kanarken başkasına kan bulaştırmamak.


Ve belki de

gece başını yastığa koyduğunda

boğazında düğümlenen onca şeye rağmen

hâlâ kendinle kalabiliyorsan,


Bu karanlık düzenin içinde

sen hâlâ yaşayan bir hatırlatıcısındır:

İyilik hâlâ ölmedi,

sadece çok canı yanıyor.

Polyushka Polye

Maske Düştü


Maske düştü.

Ne alkış vardı,

ne bağıran bir kalabalık.

Sahne ışıkları sönünce

geriye yalnızca

çıplak bir gerçek kaldı.


Ben sustum.

Çünkü bazı sessizlikler

cevaptan daha dürüsttür.

Bazı bakışlar,

yıllarca söylenmeyen cümleleri

tek seferde yıkar geçer.


Oysa ben bu maskeyi

daha önce düşürmüştüm.

Bir rüyada.

Uykunun en savunmasız yerinde,

aklın sustuğu, kalbin konuştuğu anda.


Gördüm.

Ama inanmak istemedim.

“Rüyadır,” dedim,

“korkunun oyunu.”

Gerçeği beklemeye aldım,

kendimi erteledim.


Meğer bazı rüyalar

haber vermek için gelirmiş.

İnsan hazır olsun diye.

Ben hazır değildim.

O yüzden uyandım,

üstünü örttüm,

devam ettim.


Ta ki gerçek

aynı maskeyi

gündüz vakti düşürene kadar.


Gözlerini kaçırdın.

O an anladım;

ben fazla değilmişim,

sen eksikmişsin.

Cesaretinde,

netliğinde,

insan kalabilme halinde.


Maske düşerken

ben kendime döndüm.

Bir yanlış anlaşılmadan değil,

bir yanılgıdan çıktım.

Zor olan sevgi değildi,

zor olan

gerçeği kabullenmekti.


Artık biliyorum:

Birinin hayatında yerim yoksa

kendime yer açarım.

Bir hikâyede adım fısıldanmıyorsa

kendi sesimi yükseltirim.


Maske düştü.

Ve ben,

ilk defa

kendi yüzümle

göz göze geldim.


Karşı Kıyı