Yok Gibi

 

Sanki adı varmış gibi,

ama hiç çağrılmamış gibi

mühürlenmemiş bir zarf gibi,

yola çıkmadan yarım kalmış.


Sanki dokunulmuş gibi,

ama hiç tutulmamış gibi

avuçtan kayıp giden su gibi,

iz bile bırakmadan akmış.


Sanki dinlenmiş gibi,

ama hiç duyulmamış gibi

yarım kalmış bir cümle gibi,

kendi içinde susmuş.


Sanki sevilmiş gibi,

ama hiç yer bulmamış gibi

içine kapanan bir kalp gibi,

sessizce yalnızlaşmış.


Hayatın Kenarından


33 yaşındayım.
Henüz hiçbir şey yaşamamışım gibi hissediyorum bazen.
Yolun ortasında sayılacak kadar uzun bir hikâyem yok belki.

Ama kenarındayım.
Hem de en kenarında.

Oradan bakınca bazı şeyler daha net görünüyor.

Birbirimizin yerini dolduramayacak şeyleri,
birbirimizin yerine koymaya çalıştık.

İnsanların yerine eşyaları…
Değerlerin yerine çıkarları…
Sabır yerine aceleyi…

Olmadı.

Çünkü insanın yerini hiçbir şey dolduramaz.

Bir boşluk bir kez yanlış şeylerle doldurulmaya çalışıldığında,
sonra oraya hiçbir şey sığmaz.

Belki de bu yüzden artık bazı yerlere kimseyi koyamıyoruz.
Çünkü bir zamanlar yanlış şeyleri koyduk.

Ben İstanbul’da büyüdüm.
Yedi tepenin arasında.

Belki de bu yüzden insanı anlamaya çalışırken hep şehirlere benzettim onu.

İstanbul gibi…
Kalabalık ama yalnız,
güzel ama yorgun,
tarihle dolu ama bazen kendi hafızasını unutan.

Büyürken izlediğim hikâyeler, duyduğum cümleler,
eski İstanbul anlatıları…

Belki farkında olmadan bana şunu öğretti:

İnsan bazen bir şehrin içinde büyümez.
Bir şehrin hafızasında büyür.

Ve hafıza insana şunu hatırlatır:

İnsan insanın önünde engel de olabilir,
yolunu açan kapı da.

Ayazın Tam Ortasında



Ben hep kışım,

Elim ayağım hep buz gibi.

Avuçlarımda tutamadığım bir sıcaklık,

Tenimde dolaşan ince bir ayaz.


Ben hep kışım.

Kendi duvarlarımda yaşıyorum.

Tuğlalarını suskunlukla ördüğüm,

Pencerelerini içeriye kapattığım duvarlarda.

Rüzgâr içeri sızmasın diye değil,

İçimdeki rüzgâr dışarı taşmasın diye.


Ben hep kışım.

Güvensizlikten yalnızlığa mahkûm.

Kalabalıkların ortasında bile

Omuzlarıma çöken bir serinlik var.

Kimse görmüyor,

Ama ben üşüyorum.


Ben hep kışım.

Boğazımda düğümlenen kelimelerim var.

Söylenirse kıracak,

Söylenmese içimi kesecek cümleler.

Her yutkunuşta biraz daha sertleşen,

Biraz daha ağırlaşan.


Ben hep kışım.

Korkudan değil yalnız,

Fazla hissetmekten titreyen.

Bir bakışın yükünü omuzlarında taşıyan,

Bir suskunluğun içinde kaybolan.


Ben hep kışım.

Yazı, baharı es geçen.

Çiçek açmaya niyetlenip

Son anda vazgeçen dallar gibiyim.

Tomurcuğa durmuşken donan,

Açmaya cesaret edemeyen.


Bahar gibiyim belki,

Ama üstüme çöken ayazdan başını kaldıramayan.

Toprağın altında kıpırdayan,

Yüzeye varamayan.

Güneşe dönmeye niyetli,

Ama gölgesinden çıkamayan.


Ben hep kışım.

Kar çok yağmasa da içimde tipiye dönen.

Ayazı kapının önünde değil,

Göğsümün tam ortasında taşıyan.

Gitmeyen,

Çözülmeyen,

İnatla kalan.


Ben hep kışım.

Güneş çıksa da ısınmayan.

Toprak yumuşasa da içi sert kalan.

Sesler çoğalsa da

İçinde yankıdan başka bir şey bulamayan.


Ne tam gece, ne tam gündüz.

Işığın da karanlığın da yarım kaldığı bir saat.

Ne tam kış, ne tam bahar.

Toprağın çözülmeye niyet edip

Yine de sert kaldığı o aralık.

Bir eşikteyim.

Adım atmadan duran,

Geri dönmeden bekleyen.

Ne ilerideyim ne geride.

Sadece ayazın tam ortasında.


Ben hep kışım.

Çünkü içimde çözülmeyen bir soğuk var.

Çünkü bazen insan

En çok kendi içinde donar.

Ve en sert rüzgâr

Dışarıdan değil,

İçeriden eser.


Bazı soğuklar mevsimden değil, insanın içinden gelir.

                                                Arzu Soylu


Tarkan- Kış Güneşi


Köşe yazım

 

Sandalye Aynı, Oturan Başka