Zamanı Sorguya Aldım


Eyy zaman...

Bir otur hele karşıma da hasbihal edelim seninle.

Bir hayli birikmiş sorum var. Ne vakittir soracağım, soramıyorum. Seni yakalamak da kolay değil malum. Bir bakıyorum gün henüz perdenin arasından içeri sızmış, bir bakıyorum akşam olmuş. Gökyüzünün kızıllığını bulutlara teslim etmişsin bile.

Biraz sabırsızsın sanki.

Yoksa sabırsız olan biz miyiz?

Bugün bunu anlamak için buradayız.

Üstelik bugün hiç acelem yok.

O yüzden önce seni kendi çocukluğumun karşısına oturtmak istiyorum.

Bakalım birbirinizi tanıyacak mısınız?

Benim çocukluğum bir yaz akşamüstünde kaldı.

Kamelyanın altında oturan komşuların sesinde, sokaktan eve dönmek istemeyen çocukların telaşında, güneş çekilirken gökyüzüne yayılan o kızıllıkta...

Annemin elinde bahçe hortumu vardı.

Su toprağa değdikçe o koku yükselirdi.

Islak toprak.

Hafif bir akşam esintisi.

Gökyüzüne hayran hayran bakan bir çocuk.

Hepsi bu.

Bugün dünyanın neresine gidersem gideyim, o birkaç dakikalık huzurun yerini dolduracak daha pahalı bir şey bulamıyorum.

Söyle bakalım zaman...

Sen o günlerden bana ne bıraktın?

Çocukluğumdaki o hesapsız iyilikten ne bıraktın?

Gelincik tarlalarından?

Bir kapıyı çalmadan girilebilen komşuluklardan?

Akşam olunca eve çağrılan çocuk seslerinden?

Gökyüzüne bakmak için ayrıca vakit ayırmak zorunda olmadığımız günlerden?

Ne bıraktın?

Aldıklarını saymak kolay da bıraktıklarının hesabını tutmak o kadar kolay değil.

Bir bakıyorum, yıllar önce kapanmış bir kapıyı bir koku açıyor.

Eski, ciltli, şömizli bir kitabı elime alıyorum. Kapağını açar açmaz yükselen o yıllanmış kâğıt kokusu, beni kitabın yazıldığı zamandan çok kendi geçmişime götürüyor. Bir yaz akşamı geliyor aklıma. Bir bahçe. Bir gün batımı. Annem. Islak toprak.

Galiba ben hâlâ biraz o günlerden yazıyorum. Beni de oralarda bir yerde unuttun, eyy zaman. Bir yanım büyüdü, geçti, bugüne yetişti; bir yanım hâlâ o yaz akşamüstünün serinliğinde, ıslak toprağın kokusunda, gökyüzünün kızıllığında kaldı.

Anları donduruyorum. Sen herkese doğru ileri akarken, bana karşı nedense hep geri akıyorsun. Bir koku yetiyor mesela; yılları bir çırpıda aşıp çocukluğumun kapısına varıyorum. Bir şarkı çalıyor, çoktan kapandığını sandığım bir gün yeniden açılıyor. Eski bir kitabın sayfalarını aralıyorum; sen takvimden eksilirken hafızamda çoğalıyorsun.

Yılları unutabiliyorum da kokuyu unutamıyorum. Bir şarkının ilk birkaç saniyesi, koskoca bir dönemi yerinden kaldırıp önüme koyabiliyor. Bir akşamüstü ışığı, yıllardır düşünmediğim bir evi hatırlatabiliyor.

Söyle zaman, bütün bunların neresindesin?

Seni nereye bırakayım?

Eski bir kitabın arasına mı?

Akşam olmak üzereyken serinleyen sokağa mı?

Annemin elindeki hortumdan toprağa düşen suya mı?

Gökyüzünün günle gece arasında kaldığı o birkaç dakikaya mı?

Seni nerede unutayım da ömür biraz daha katlansın?

Sonra düşünüyorum: Sen dokunmasaydın bugün bunların hiçbirini böyle hatırlamayacaktım.

Demek derdim senin geçmenle değil.

Geçerken değiştirdiklerinle.

Bugün bir yaz akşamını güzel buluyorsam, güzelliğin ölçüsünü biraz oradan öğrendiğim için. Eski bir kitabı elime alınca kapağını hemen açmıyorsam, bazı şeylere aceleyle dokunulmaması gerektiğini bildiğim için. Gökyüzü kızardığında başımı kaldırıyorsam, vaktiyle bunu yapmak için ayrıca “vakit ayırmak” diye bir şeye ihtiyaç duymadığımızı hatırladığım için.

Çocukluğumu geri vermeyeceğini biliyorum.

İstemiyorum da.

Ama ondan geriye neyin kıymetli olduğunu anlayacak kadar çok şey bıraktın.

Yine de sana soracaklarım bitmedi.

Kaç insan, “Daha vakit var.” dediği gün sevdiklerine son kez baktığını bilmedi?

Kaç evden çıkarken bunun o kapıdan son çıkışı olduğunu bilmiyordu?

Kaç dostluk büyük bir kavgayla değil, “Bir ara görüşürüz.” diye diye sessizce bitti?

Kaç insan hayatının en huzurlu dönemini, o günlerden şikâyet ederek geçirdi?

Kaç sıradan akşam, yıllar sonra geri dönebilmek için neler vereceğimiz bir hatıraya dönüştü?

Hiçbirinin üzerine işaret koymadın.

“Buraya dikkat et.” demedin.

“Bunu iyi hatırla.” demedin.

“Bu son.” hiç demedin.

Biraz da buna kızıyorum sana.

Ama her güzel anın sonunu bilseydik, güzel kalabilir miydi?

Annem bahçeyi sularken biri kulağıma eğilip “Bu kokuyu iyi içine çek, yıllar sonra yazılarında arayacaksın.” deseydi, aynı huzurla gökyüzüne bakabilir miydim?

Her vedanın veda olduğunu bilseydik, kapılardan öyle kolay çıkabilir miydik?

İşte burada seninle anlaşmaya başlıyorum.

Seni bunca zamandır bir sebep sanmışım. Oysa sen çoğu zaman bir sonuçsun. Yaşadıklarımızın, ertelediklerimizin, fark etmeden yanından geçtiklerimizin üzerinde kalan tarih gibisin. Bir şeyi kıymetli yapan sen değilsin; kıymetini geç fark ettiğimizde dönüp baktığımız yer sensin.

Buna kızmalı mıyım, teşekkür mü etmeliyim, hâlâ bilmiyorum.

Ama artık seni yalnızca benden çalan biri olarak görmüyorum.

Aldın.

Değiştirdin.

Eskittin.

Uzaklaştırdın.

Ama bıraktın da.

Bir koku bıraktın.

Bir akşam serinliği.

Bir kitabın sararmış sayfası.

Gökyüzünde çocukken baktığım o kızıllık.

Ve bütün bunlardan bugüne taşıdığım bir ölçü bıraktın: neyin gerçekten kıymetli olduğunu bilme ölçüsü.

Şimdi dönüp eski günlere baktığımda yalnızca özlemiyorum. Oradan bugüne ne taşıdığıma da bakıyorum.

Bir sofranın etrafında kimlerin oturduğuna dikkat etmeyi...

Annem bahçeyi suluyorsa bir süre hiçbir şey yapmadan onu seyretmeyi...

Gökyüzü kızardıysa başımı kaldırmayı...

Bir dost “görüşelim” dediğinde bunu haftalar sonrasına bırakmamayı...

Eski bir kitabın kapağını açınca acele etmeden kokusunu içime çekmeyi...

Çocukluğum bana geçmişte yaşayacağım bir yer bırakmamış.

Bugünü tartacağım bir ölçü bırakmış.

Şimdi seni biraz daha iyi tanıyorum, zaman.

Ne bütünüyle suçlusun ne de masum.

Sen geçiyorsun. Biz bazen yetişiyoruz, bazen oyalanıyoruz, bazen de elimizdekinin kıymetini ancak sen araya yıllar koyunca anlıyoruz.

Asıl canımı acıtan da bu.

Bugün sıradan bulduğum bir akşamın, yıllar sonra dönmek isteyeceğim yer olup olmadığını bilmiyorum. Şimdi yanımda duran birinin hangi cümlesini yıllar sonra hatırlayacağımı, hangi kapıdan son kez çıktığımı, hangi manzaraya bir daha aynı gözlerle bakamayacağımı bilmiyorum.

Sen bunların hiçbirini işaretlemiyorsun.

Ömür de biraz böyle katlanıyor işte. Gün gün değil; farkına varamadığımız sonlarla.

O hâlde geç, eyy zaman.

Seni tutmayacağım. Zaten tutulduğun nerede görülmüş?

Ama ben de artık sana bütün suçu bırakmayacağım.

Sen bana yarını vaat etmedin. “Daha vakit var.” diyen sendin diyemem. Onu biz söyledik. Buluşmaları, sözleri, sevgiyi, yaşamayı yarına biz bıraktık. Sonra yarın gelmediğinde dönüp seni suçladık.

Şimdi akşam oluyor.

Gökyüzü yine çocukluğumdaki gibi kızarıyor.

Annemin bahçeyi suladığı o eski akşam yok. Kamelyanın altındaki sesler yok. Sokaktan eve çağrılan çocukların arasında ben de yokum.

Ama o günlerin bana öğrettiği bir şey hâlâ burada:

Kıymetli olanın kıymeti, kaybedilince başlamıyor.

Biz çoğu kez onu kaybedince fark ediyoruz.

Ben bu defa başımı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum.

Anı dondurmaya çalışmadan. Geçmişe çevirmeden. Yarına bırakmadan.

Henüz bugünkü adıyla:

Bugün.

Sen geçmeye devam et, zaman.

Ben de bu kez yaşamaya yetişeyim.


Zamanı Sorguya Aldım