Maske Düştü


Maske düştü.

Ne alkış vardı,

ne bağıran bir kalabalık.

Sahne ışıkları sönünce

geriye yalnızca

çıplak bir gerçek kaldı.


Ben sustum.

Çünkü bazı sessizlikler

cevaptan daha dürüsttür.

Bazı bakışlar,

yıllarca söylenmeyen cümleleri

tek seferde yıkar geçer.


Oysa ben bu maskeyi

daha önce düşürmüştüm.

Bir rüyada.

Uykunun en savunmasız yerinde,

aklın sustuğu, kalbin konuştuğu anda.


Gördüm.

Ama inanmak istemedim.

“Rüyadır,” dedim,

“korkunun oyunu.”

Gerçeği beklemeye aldım,

kendimi erteledim.


Meğer bazı rüyalar

haber vermek için gelirmiş.

İnsan hazır olsun diye.

Ben hazır değildim.

O yüzden uyandım,

üstünü örttüm,

devam ettim.


Ta ki gerçek

aynı maskeyi

gündüz vakti düşürene kadar.


Gözlerini kaçırdın.

O an anladım;

ben fazla değilmişim,

sen eksikmişsin.

Cesaretinde,

netliğinde,

insan kalabilme halinde.


Maske düşerken

ben kendime döndüm.

Bir yanlış anlaşılmadan değil,

bir yanılgıdan çıktım.

Zor olan sevgi değildi,

zor olan

gerçeği kabullenmekti.


Artık biliyorum:

Birinin hayatında yerim yoksa

kendime yer açarım.

Bir hikâyede adım fısıldanmıyorsa

kendi sesimi yükseltirim.


Maske düştü.

Ve ben,

ilk defa

kendi yüzümle

göz göze geldim.


Öze Dönüş

Neydi bu,

neydi şimdi yaşadığım?

Parlak ışıkların altında

göz alan ama ısıtmayan bir sahne,

alkıştan çok gürültüye benzeyen sesler…


Seçilmiş bir yalnızlık vardı üzerimde,

kalabalıkların içinden özellikle seçilmiş.

Herkes konuşurken

kimsenin gerçekten dinlemediği

o yerden tanıyorum kendimi.


“Burada kalmıştık” der gibi

yarım bırakılmış bir cümleye döndüm.

Düzenliydi hayatım,

özenliydi,

hatta küçük ama kaliteli bir suskunlukla

kendine yetiyordu.

Ne zamandır onu arıyordum

ve ne zamandır ona dönemiyordum.


Çünkü sahne vardı.

Yüzler vardı.

Gülüşü ezberlenmiş,

hayatı vitrine dizilmiş insanlar…

Gerçeklik,

bir filtreden ibaretti.


Ben oradaydım

ama bana ait değildim.


Sonra zaman dedi ki:

“Yeter.”


2026’da,

hiç bağırmadan,

kimseye hesap vermeden

kendi içime doğru yürüdüm.

Bir kapı kapandı,

alkış kesildi,

ışıklar söndü.


Ve ben…

nihayet sessizi duydum.


Öze dönüş dedikleri

aslında eve dönmekmiş.

Yol uzun değilmiş,

sadece cesaret istiyormuş.


Sahte çevrelerin

sahte sıcaklığından

kendimi usulca çekip aldım.

Ne bir veda,

ne bir açıklama…


Sadece bir “hoş geldin” bıraktım aynaya.


Hoş geldim.

Ne iyi geldim.


2026,

benim kendime yazdığım

en dürüst not olarak kalsın.

Çünkü ben artık

ışıkların altında değil,

kendi içimin tam ortasında yaşıyorum.


Murat Yılmazyıldırım - Adsız Özlem




Sesin Kırıldığı Yer

 

Sesimi kaybetmedim aslında,

kimse çalmadı.

Sadece

duyulmadığı yerlerde

bekleye bekleye

yorgun düştü.


Çığlıklarım vardı,

yüksek değil,

içten.

Duvarlara çarpıp

geri dönen cinsten.


Anlatacak gücüm vardı,

ama dinleyecek yer

kalmamıştı.


Birileri

vurdumduymazlığı

normal saydı,

ben de

inceliği suç sandım.


Beni ben yapan şeyler

yavaş yavaş

önemsizleşti.

Sesimin tonu değil,

varlığı sorgulandı.


Dostluk sandığım yerde

ölçüldüm,

tartıldım,

sessizliğe itildim.


Oysa ben

kendimi duyurmak için

bağırmadım hiç.

Ben

anlaşılmayı bekledim.


Şimdi

sesim içimde yankılanıyor.

Çare olmaya çalışmıyor,

sadece

orada duruyor.


Belki de

en büyük iyileşme

şudur:

Sesini geri almak.

Kimse duymasa bile

kendine duyurmak.

Bu Su Hiç Durmaz · Bülent Ortaçgil 


Kendi Kendime Yaslanırken

 Arzu’yum ben…
İnsan kalabalıklarından çok, kendi içimin dar sokaklarında yürürüm.
Biraz susarım, biraz düşünürüm,
ama en çok kendimi toplarım o sessiz kıvrımlardan.

Gün bazen güzel başlar,
içimde bir mavi uğultu,
hani saks mavisi gibi, geceye daha varmadan parlayan…
Sonra biri gelir, bir söz söyler,
bir gündelik telaş dokunur omzuma
ve ben yine o eski Arzu olurum;
güçlü, dirençli,
ama içi hâlâ su gibi dalgalanan.

‘Kimsin ki haddini biliyorsun,’ der bazen içimdeki ses,
‘Kimsin ki bu kadar istiyorsun?’
Olsun.
Ben de bilirim; insan bazen kendine en çok orada yaklaşır:
Yorulduğu yerde.
Saklandığı yerde.
Kendine dokunduğu o ince, narin yerde.

Sporla güçlenen omuzlarım var ama
yüreğim hâlâ ince bir çizgide yürür.
Bir şeylerden kaçmam,
ama bir şeylerin üzerime geldiğini hissedersem
durmayı da bilirim.

Ve yine de…
Rüzgârı hissederim.
Kendimi.
Küçük bir ışığı bile büyütecek kadar
iyileşmeyi, inanmayı bilirim.

Ben Arzu’yum.
Bir şey biterse yeniden denerim,
bir kapı kapanırsa yeni bir pencere açarım.
Hem Edip Cansever’in ‘insan yaşadığı yere benzer’ sözünü bilirim,
hem de kendi kendime şunu fısıldarım:
İnsan bazen en çok, içinden geçtiği fırtınaya benzer.

Ama geçer.
Ben geçerim.

Ve yine kendi rengime dönerim.

Rüzgârın Konuğu



İçimde bir atlı var,

tozlu yolları sever.

Rüzgârın dilinden anlar,

özgürlüğü kendine yoldaş eder.

Ennio çalınca,

ruhumu dizginleyen ne varsa düşer.

Ben, kendi ufkuna yürüyen bir kovboyum meğer…

The wild horde- Ennio Morricone

...MIYIM?

(Ulaşamayan bir değerin, yalnızlığın ve kırılmanın sessiz sorgusu)

Kimsin sen?
Neden bu kadar çok istiyorsun hayattan?
Kiminle yarışıyorsun gecenin ortasında?
Yalnızlığın koynunda,
yorgun bir kalp gibi çarpıyor içindeki sızı—
mutlu sandığın yerde
en keskin mutsuzluğa düşüyorsun.

nerede o eski yangın?
sen değil miydin kendi küllerinden
mavi bir ateşle doğrulan?
içinde sakladığın o kor
nasıl oldu da böyle üşüdü?

oysa isterdim ki
bir mektup gibi gelesin insana;
uzun yolların yorgunluğunu taşıyan,
açıldıkça çoğalan,
sustuğunda bile söyleyen bir mektup…

benim de bir mektup kadar değerim yok muydu?
demek ki kelimeler bile yoruluyor insandan;
hayat gibi,
bazen ortasında kesilip kalan bir cümleye dönüyor.

bir zamanlar aynı ateşe yaslanan iki beden vardı…
şimdi düşünüyorum da:
rüya mıydı o sahne?
yoksa kaderin biraz dalga geçişi mi?

belki de uzak durmalı insan…
zor ulaşılan olmadan
hiçbir kıymet anlaşılmıyor bu şehirde.

Sandalye Aynı, Oturan Başka